Kurtuluş Savaşı’ndan önce, milliyetçilik akımları görülmekle birlikte bu akımlardan her biri başka başka amaçlara dönüktü… Örneğin, bir süre, Osmanlı Milleti oluşturma amacına hizmet eden bir milliyetçilik, dünya Türklüğü’nü birleştirme idealini hedef alan Turancılık, bunun karşısında, dünya Müslümanları’nı bir ülkü etrafında toplamayı amaçlayan Ümmetçilik (İslâm İttihadı) düşünce ve hareketleri görülmüştü. Bunlar arasında en bilinçli ve gerçekçi olanı Türk Dili’nin Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılmasını da savunan, Türk ırkının boyları arasında kardeşliği öngören, Türkler üzerinde bilimsel araştırmalar yapılmasını isteyen Türkçülük akımı olmuştur.[1]

Tarih İnkılabı

Çoğumuz biliyoruz ki Büyük Türk inkılapçısı Gazi Mustafa Kemal Türk mektepleri için yeni bir tarih yazdırıyor ve bunun ruhunu ve esas fikirlerini kendisi veriyor.

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kitabın metnini, harita dairesi krokileri ve haritaları hazırladı. Maarif Vekaleti kitabı ders programlarına kabul etti. Devlet matbaası hummalı bir faaliyetle, formalar, haritalar ve resimler üzerinde geceli gündüzlü çalışıyor, önümüzdeki tedris devresinde orta mekteplerle liselerde bu kitap okunacak.

Cemiyet ayni zamanda Türk tarihinin ana hatlarını gösteren daha geniş bir eser vücuda getirmek ve bunun için büyük kültür lisanlarından malzeme toplamakla meşguldür.

Bütün bu ilmi faaliyetler kuvvetini hep Gazi’den alıyor. Cemiyet bir vasıtadan ibarettir, eser onundur; çünkü bütün ruh, bütün ilham onundur: O’nun büyük tarihi hadiseleri derin bir nüfuz ile kavrayan, tarihi vukuun büyük deruni irtibatlarını bulan, maziye halin ve istikbalin ihtiyaçlarına göre mana veren büyük “intuition” kuvvetidir.

Yeni Tarih, Türk milletinde mühim bir tarih inkılabının başlangıcı olacak, ve Türk nesilleri istikbal mes’uliyetlerine bu inkilapla hazırlanacaktır. Genç Türk inkılabına her cephede fetihlerini tamamlatan Büyük Reis, tarih işini kültür planlarının ön safına geçirdi.

(Hasan Cemil Çambel, Tarih İnkılabı, Makaleler Hatıralar, TTK Basımevi, Ankara 1964, S.14)

Türk milleti cihan tarihinin en mühim amillerinden biri olmuştur, ve bütün beşeriyet tarihi, ilk başlangıcından beri, onun ruhunun silinmez ebedi izlerini taşır. Böyle olduğu halde, milli bir tarihimiz olmadığı için, şimdiye kadar, tarihsiz bir millet gibi yaşadık, ve hakiki tarihimizden tegafül ettik. Bu cidden feci bir şeydir, ve daha ziyade eski gafil asırların kabahatidir. Milli şuurunu istirdat eden büyük Türk milleti buna tahammül edemezdi.

Türk’ün asli tarihi bir büyüklüktür. Bu bütün millette şuur haline gelmelidir. İnsan için olduğu gibi, millet için de, kendini bilmek, hüviyetinin ve tarihinin şuuru içinde yaşamak hayat ve bekanın ilk şartıdır. İşte Gazi’nin maksadı millette bu şuuru uyandırmaktır.

Türk milletinin tabii kuvvetinin hudutları, mazide yaptığı büyük işlerin ölmez abidelerile kendi tarihinde çizilmiş duruyor; halde ve istikbalde sarfedeceği kuvvetlerin ölçüsü, gene ayni tarihte bariz hatlarla gösterilmiştir. Gazi’nin müspet, realist ruhu, büyük şeniyet fikri, derin ve heyecanlı hayat duygusu, hali maziye bağlayarak, müstakbel inkişafa temel atmak azmindedir. O bu inkişafın tohumlarını, Türk milletinin o engin mazi denizinden, inci avlar gibi, bulup çıkardıkça, yeni bir Dumlupınar zaferi kazanmış kadar sevinç duyuyor.

Gazi, Türk milletinin mazide en yüksek tarihi işler başardığına, istikbalde de ayni harikaları göstereceğine sarsılmaz bir iman ile kanidir. O’nun gözünde kendi milleti bütün dünya milletlerinin en büyüğü, en asili, en kabiliyetlisi ve en kudretlisidir. Yalnız o bunu, bütün cihan tarihinde yüksek bir abide gibi duran kendi zaferlerile isbata teşebbüs etmek için, çok büyük gönüllü ve çok mütevazidir. O, bu isbatı büyük cetlerinin şanlı tarihinde göstermek istiyor.

(Hasan Cemil Çambel, Tarih İnkılabı, Makaleler Hatıralar, TTK Basımevi, Ankara 1964, S.15)

Gazi Mustafa Kemal yorulmaz bir okuyucu, büyük bir arayıcı, yüksek bir tenkitçi, ve derin bir müşahadecidir. O’nun sonsuz tetkikleri ve derin görüşleri onu şu kanaate götürdü: Bütün beşeriyet tarihi bir kül teşkil eder, ve bütün kültür bir teselsül, bir teakuptur. Onun davası şudur: Türk milleti ilk asli baba millettir ve bütün beşeri kültürün ilk ceddi ve naşiridir. Bu tarih felsefesinde büyük cihan filozofları, onun hemfikirleri, ve bu tarihi davada büyük filologlar, arkeologlar ve atikiyat alimleri kafile halinde onun müttefikleridir. O’nun bu davayı kabul etmeyen İndo – Öropeencilerden hiç pervası yoktur; çünkü o kendi ilmi kuvvetinden emindir, ve kendi milletine bile, istihkak etmediği bir meziyeti atfetmek için, çok mağrurdur. O’nun davası fakat bir hakikattir, tarihin ve ilmin bir hakikattir. Türk milleti bu hakikati bilmeli, ve bu, kendisinde milli şuur olmalıdır. Bu O’nun idealidir.

Gazi, tarihe halden bakar, ve hale göre ondan mana çıkarır; çünkü o, onda bir hayat kıymeti bulur. Tarihi bu tarzda görüş ona mahsustur ve istikbale hayat ve şekil vermek içindir. Bu görüşte o, Nietzche ile hem fikirdir. Yirminci asrın müveccih fikirlerinin ilk mübeşşirlerinden olan bu büyük ruhu, ve bunun yaratıcı orijinal dehasını okurlarımız tanırlar.

Nietzche’ye göre, tarih hayatın sıhhat ve kuvvet membaıdır.

O şöyle düşünüyor:

Her bir hayat hatıralarla doludur ve bunu daima yadetmek ihtiyacındadır. Her ruhi hayat, menşeini bilmeğe muhtaçdır ve halini, istikbalini şuurla mazisine bağlamak mecburiyetindedir. Mazi hali besleyen, hale kuvvet veren gıdadır. O bunun damarlarında kan olur ve buna tekrar yeniden tarih yaptırır.

Dinç bir hayat tarihin manasına istikametini çizer, ve tarihin tanınmış levhasına, halin ve istikbalin ihtiyaçlarına göre şekil verir. Ruhi hayatın muayyen saikleri, ihtiyaçları vardır. Bunların tesiri altında o maziyi şekillendirir.

Yaratıcı hayat, ilk önce, büyük işlerin mümkün olduğuna inanmak ihtiyacındadır. Tevekküle karşı bu bir silahtır. Büyük tarihin manası hayata bu imanı vermektir. O hayata şunu isbat eder: Büyük işler bir kere yapılmıştır. İsterse mazi bu görüş tarzile, noksan kavranmış olsun, isterse hatta fahiş hatalara düşülsün, yahut eksikler bırakılsın beis yoktur, işleyen ve cehteden hayat, orada daima harekete getirici bir kuvvet, cesaret verici bir numune bulur. Böylece büyük tarih canlılara karşı vazifesini yapar.

Hayat kıymet dolu olursa, hayat olur. Böyle bir hayat keyfin ve tesadüfün mahsulü olmadığını, bilakis bir maziden miras olarak, çiçek yahut meyve olarak büyüdüğünü bilmeli ve çıktığı yere huşu ile geri bakmalıdır. Eski tarih hayata böyle hizmet eder. O halin varlığını itinalı ellerle besler ve onun bekasını temin eden şartları mahfuz tutar.

(Hasan Cemil Çambel, Tarih İnkılabı, Makaleler Hatıralar, TTK Basımevi, Ankara 1964, S.16)

Nihayet hayat tenkidi tarihe muhtaçtır. Hatta denilebilir ki hayatın en çok muhtaç olduğu şey tenkidi tarihtir. Bunun manası maziyi mahkeme huzuruna çekmek, icap edere, onu mahkum etmek ve böylece hali onun tazyikinden kurtarmaktır.

Nietzche, tarihin hayat kıymetini bu formülde gösterir. Onun kanaatine göre tarih, yeni nesillerin nazari şuurunda, mazinin sadece bir aynası değil, bilakis halin ruhunun başardığı sentetik bir iştir. Bu işte ona kendi tarihi vazifeleri hak verir. Maziden çıkarılacak manayı, ancak halin en yüksek kuvvetinden ve mes’ul hareketinden çıkarmak caizdir ve çıkarmak kabildir. “Mazinin hükmü daima bir Orakel hükmüdür. Eğer istikbalin mimarları iseniz eğer hali bilenlerseniz, ancak o zaman maziyi anlayabilirsiniz.”

Nietzche bu sözü ile hal ve tarih arasındaki deruni irtibatı tebarüz ettiriyo. Onun nazariyesinin bu derine giden muhtevası umumen tanınmıştır.

Tarihi müşahade, en derin manasına göre halin kendi kendisile anlaşmasıdır. Kendinde yeni ybir muhtevanın vücudunu sezen devridir ki, tarihi yeni bir adeseden görmek ve yeni bir mana ile tefsir etmek mevkiindedir.

Genç Türk milleti böyle bir devri yaşıyor ve Gazi’si onu bu yola götürüyor.

CUMHURİYET Gazetesi 13 Eylül 1931

(Hasan Cemil Çambel, Tarih İnkılabı, Makaleler Hatıralar, TTK Basımevi, Ankara 1964, S.17)

Atatürk’ten hatıralar:

TEK BAŞIMA KALSAM DA!

Enver Behnan Şapolyo

Atatürk’ü kaybedeli 28 yıl geçti. Halâ onu unutamıyoruz. Nereye baksak onu görüyoruz. Maddî ve manevî varlığımızın gelişmesi, onun bize aşıladığı enerjiden gelmektedir. Ata, bizi statik hayattan dinamik hayata soktu.

Atatürk, ileri bir Türkiye için kurtuluş çarelerinde biri olarak ekonomik gelişme’ye de işaret etmiştir. Yeni Türkiye’nin yükselmesi, bir taraftan kültür, diğer cihetten ekenomik gelişme ile kabil olacaktı. Bu sebeple Atatürk, izmir’de 17 Şubat 1923 tarihinden 4 Mart 1923 tarihine kadar devam eden bir “İktisat Kongresi” topladı. Bu kongreye işçi ve çiftçi olarak 1135 kişi iştirak etti. Bu kongre “İktisadî misak”ın esaslarını çizdi. Atatürk’ün bu kongrede yaptığı uzun konuşmasından parçalar:

“Efendiler!

İstiklâli tam için şu düstur var: Hakimiyeti milliye, hakimiyeti iktisadiye ile tanzim edilmelidir. Bu kadar büyük gayeler, bu kadar mukaddes, azametli hedefler kâgıt üzerindeki düsturlarla, arzu ve hırslarla husul bulamaz. Bunların tahakkuku tamamını temin için yegâne kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyattır.

Siyasî ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadî zaferle tetviç edilmezse semere, netice payidar olamaz!.

Bu kadar feyizli, bu kadar kudretli olan yeni hükümetimizin düşmansız kalacağını farzetmek doğru değildir. Bunun için çok kundaklar sokarak bizi yıkmağa çalışacak ve suikasta teşebbüs edecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı silâhımız, iktisadiyattaki kuvvet, ve muvaffakiyetimiz olacaktır.

Bu vatan, evlâd ve ahfadımız için cennet yapılmağa lâyıktır. Bu da iktisadî faaliyetle kabildir. Artık bu memleket fakir, millet hakir değil, belki memleketimiz zenginler memleketidir, yeni Türkiye’nin adına çalışanların diyarıdır. Tarihte en büyük makam çalışanlara ait olacaktır.

(Enver Behnan Şapolyo, Tek Başıma Kalsam Da!, Türk Kültürü Dergisi, Kasım 1966, Yıl. V, Sayı. 49, Sayfa. 27)

Efendiler!

Cihan şunu bilsin ki, bu millet İstiklâli tamamının temin edildiğini gömredikçe yürümeğe başladığı yoldan bir an tevakkuf etmeyecektir.”

İşte Atatürk yeni Türkiyenin maddî hayatı için ekonominin önemini böşle belirtmişlerdi. Yeni tartışılan bu fikirleri Asker Gazi Mustafa Kemal Paşa bundan tam 43 yıl önce söylemiş ve harekete geçmişti.

Atatürk’ün üstün ve ulvî olan tarafı millî benliğimiz şahlandıran sözleridir. Hürriyet ve istiklâlimizi, bekamızı sağlayacak tarafıdır. Bugün bu ruha susamış bulunuyoruz. Çünkü maddî ve iktisadî hareket, millî benliğimizi yıpratmaktadır. İktisat menfaatçı olduğundan, ahlâkın dışında kalmaktadır. Ekonomi menfaat tanır, karınları doyurur, fakat ruhları doyurmaz. Karın duymakla insan insan olmaz. İnsanlığın medenî ihtiyaçları dışında bir de ruhî varlığı vardır ki, o kültürüdür. Medeniyet, yani iktisadî faaliyetlerin, ruhî tabana dayanması gerekir. Bu ruhî taban ise “millî duygu” dur.

Atatürk’te millî duygu herşeyin üstünde idi. Onun bütün muvaffakiyeti millî duygusunun şiddetinden gelmektedir. Bu duygudan mahrum olanların hayatı hüsarnıdr, yapıcı değil yıkıcıdır. Milletler harsları zayıfladığı zaman inkıraz etmişler, tarihin karanlığına gömülmüşlerdir. Medeniyeti, iktisadî hayatı harekete getiren manevî ruh, ancak millî duyguda zirevsini bulur.

Atatürk medeniyetçi, aynı zamanda harsçı idi. Millî ruh onun en büyük gıdası idi. Atatürk’ün ölüm yıl dönümü dolayısıyla şu hatırayı anlatayım:

Yıl 1923.. aylardan Nisan.. Bu ay, Türk milletinin talihirnde ve tarihinde yeni devir açılmak üzere… Ufuklar karanlık… Anadolu yer yer düşmanlar tarafından işgal edilmiş.. Padişahı esir edilmiş.. İmparatorluğun başkenti İstanbul düşman süngüleri altında inliyor. Osmanlı Mebusan Meclisi basılmış… Memleket büyükleri birer birer tevkif edilerek, Maltaya sürülmekte.. Sehzade Karakolu basılmış, askerlerimiz şehit edilmiş..

Bütün bu ahval ve şerait içinde Atatürk, “Türkiye Büyük Millet Meclisi”ni toplamak üzere, Ankara’ya gelmiş. Anadolu’nun her vilâyetinden mebuslar gelmekte.. Yatacak yer yok.. Muallim Mektebinin yatakhanesi onlara tahsis edildi.. Nisanın onbirinden itibaren mebuslar gelmeğe başladılar. O zamanlar Ankara’nın nüfusu 32.000 kişi, otel yok, elektrik yok… sokaklar kaldırımsız, toz içinde… Evler kerpiç… Gece hayatı yok.. Ankara kendi kaderine gömülmüş, yeni günleri beklemekte…

(Enver Behnan Şapolyo, Tek Başıma Kalsam Da!, Türk Kültürü Dergisi, Kasım 1966, Yıl. V, Sayı. 49, Sayfa. 28)

İşte Ankara’ya gelen mebusların bu yoksulluğu görünce moralleri bozuldu. Bu eski Orta Anadolu şehrinde hiçbir şey yok, ne para, ne asker. Fakat bir tek adam var: O da Mustafa Kemal. Ankara’ya gelmiş olan 111 mebustan bir kısmı Hacı Bayram civarındaki bir evde toplanıyorlar. İçlerinden biri:

– Ankara’ya geldik, fakat burada ne bizi koruyacak asker, ne de bizi doyuracak para var. Harap bir şehir. Ancak bizi davet eden bir paşa, Mustafa Kemal var. Biz bu yoksullukla karşı tarafın kuvvetlerini nasıl yeneceğiz. Hal böyle olunca bir ân önce memleketlerimize dönelim! Dedi. Bu görüşmeyi Atatürk’e haber verdiler… Onun hiç can sıkılmadı. Çünkü onun ruhundaki felsefe “Ümid – İman – İrade” idi. Zamanını bekledi. Tedbirlerini de aldı. Her şeye rağmen 23 Nisan 1923’de Büyük Millet Meclisi açıldı.

Birkaç gün sonra bir gizli oturum oldu. Acaba bu ne idi? İşte o gün, ruhu iman dolu Atatürk, millî benliğinin şahlanan sahnesini yarattı. Bu olayı ben Besim Atalay’dan dinledim. Atatürk kürsüye gelerek:

“- Bazı arkadaşların yoksulluk içinde bu büyük dâvanın başarılamıyacağını zannederek, memleketlerine dönmek arzusunda olduklarını duydum.

Arkadaşlar! Ben sizleri bu millî dâvayı silâh zoruyla dâvet etmedim, görüyorsunuz ki, sizi burada tutmak için de silâhım yoktur. Dilediğiniz gibi memleketlerinize dönebilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım beni yalnız bırakıp gitseler, ben b Meclisi âlide tek başıma kalsam da, mücadeleye ahdettim. Düşman adım adım her tarafı işgal ederek Ankara’ya kadar gelecek olursa, ben bir elime silâhımı, bir elime de Türk bayrağını alıp Elma Dağı’na çıkacağım. Burada tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra da bu mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım. Bu bayrak kanımı sindire sindire emerken, ben de milletim uğruna hayata vedâ edeceğim. Huzurunuzda buna and içiyorum.”

Diyerek kürsüden indi. Meclis donakaldı. Fakat bu iman adamı, bütün arkadaşlarının manevî kuvvetlerini tamamladı. İşte Atatürk’ün en büyük kuvveti, harsından, tarihinden aldığı milliyetçilik idi. O bu ruhla kazandı, muzaffer oldu ve Tanrı rahmetine kavuştu.

(Enver Behnan Şapolyo, Tek Başıma Kalsam Da!, Türk Kültürü Dergisi, Kasım 1966, Yıl. V, Sayı. 49, Sayfa. 29)

[1] Ord. Prof. Dr. Reşat Kaynar-Necdet Sakaoğlu, Atatürk Düşüncesi, Açı Yayınları, Sayfa:24

Avatar

Leave a reply